ARABULUCULUK HASIM DEĞİL, HISIM YAPAR
AVUKAT ARABULUCUNUN SORUMLULUĞU

ARABULUCULUK HASIM DEĞİL, HISIM YAPAR

Anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insani bir durumdur ve çoğu zaman bunun önüne geçmek de mümkün olmadığı için,  insanlar aralarındaki anlaşmazlıkları ve uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler geliştirmişlerdir.

Her toplumun kendi dinamiklerine, koşullarına, kültürel yapısına göre değişiklik gösteren bu yöntemleri ; genel olarak mahkeme, müzakere, tahkim, uzlaşma ve arabuluculuk biçiminde sınıflandırabiliriz.

Bu araçların en klasik ve geleneksel olanları  mahkeme ve tahkimdir. Sorunları yargı aracılığı ile çözmek, yani bir anlaşmazlık durumunda yargıya başvurmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu araçlardan birisidir.

Hukukla ilgili iki olumsuz deneyimim oldu. Birincisinde bir davayı kaybettim. İkincisinde kazandım. Biz atalarımızdan bilgeliği/hikmeti hiç öğrenemeyecek miyiz?”  Bu sözler Victor Hugo’ya ait.

Sanırım bu özlü deyişiyle Victor Hugo, ihtilaflarımızı neden kazanma veya kaybetme üzerine kurulu olan dava yoluyla, mahkeme yoluyla çözüyoruz, ihtilaflarımızı uzlaşma yoluyla, kazan/kazan anlayışına göre çözecek kadar bilgeliği atalarımızdan öğrenmedik mi diye tarihin derinliklerinden sitem ediyor bize.

Victor Hugo’nun da işaret ettiği üzere “kazanmak/kaybetmek” paradigması üzerine kurulu olan, anlaşmazlıkların çokluğu nedeniyle çözüme bağlanması zaman alan ve aynı zamanda giderek daha da masraflı hale gelen geleneksel dava açma yöntemi yerini önce tahkime ve daha sonra bunlara dostane bir çözüm aracı olarak geliştirilen arabuluculuğa bırakmaktadır.

Günümüzde alternatif uyuşmazlık çözümü olarak kullanılan  arabuluculuk yöntemi aslında yeni keşfedilmiş değildir. Arabuluculuğun tarihi günümüzden 4000 yıl öncesine kadar, dahası bizim bugün üzerinde yaşadığımız bu coğrafyaya, yani Mezopotamya’ya ve Sümer uygarlığına kadar gider. Arabuluculuğun daha sonraki uygulamalarını Antik Yunan’da, daha sonraları Roma’da,  Çin’de görürüz.

Günümüzde arabuluculuğun en yaygın biçimde kullanıldığı ülkelerin başında gelen Amerika Birleşik Devletleri’nde ise arabuluculuk ilk kez profesyonel anlamda 1913 yılında işçi-işveren anlaşmazlıklarında kullanılmaya başlanılmıştır ve  giderek kurumsallaşmıştır.

Günümüzde etkili, ucuz, barışçıl bir uyuşmazlık çözüm aracı olan arabuluculuk sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde ve andglo sakson hukukunun uygulandığı ülkelerde değil,  Hindistan’dan, Pakistan’dan Hong Kong ve Singapur’a ve Kore’ye, Latin Amerika’dan Kenya’ya, Somali’ye, Orta Doğu’da İsrail’e, Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya, başta Avrupa Birliği’ne üye ülkeler olmak üzere kıta Avrupa’sı ülkelerine kadar pek çok ülkede ve yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Arabuluculuk , 22.06.2012 tarihinde 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu  ile mevzuatımıza girmiştir.  Bununla birlikte  aslında ülkemizin ve kültürümüzün de yabancısı olmadığı bir yöntemdir.

Arabuluculuk (İngilizce: Mediation); tarafların içinde bulundukları uyuşmazlığı tarafsız, yetkin bir üçüncü kişi yardımı ile mahkemeye gitmeden ya da mahkeme yönlendirmesiyle çözmelerinde kullanabilecekleri en etkin yöntemdir.

Hemen belirteyim ki ; Arabuluculuk uyuşmazlık çözüm yönteminin amacı devlet yargısının yerini almak yani mahkemeleri ortadan kaldırmak değil, hukuki ihtilafların çözümünde mahkemelere yardımcı olmaktır. Bildiğiniz üzere Türk Yargı Sisteminin maalesef içinden çıkamadığı belli başlı sorunlar var. Bunların en başında mahkemelerin yoğun iş yükü, birikmiş dosyalar, yargılamanın çok uzun zaman alması ve uzun bekleyişin sonucunda verilen hükmün tarafları tatmin etmemesi gibi sorunları sayabiliriz. 

Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebildikleri ve kamu düzenine ilişkin olmayan hukuki uyuşmazlıkların arabuluculuk yoluyla çözülmesi öncelikli olarak yargının yükünü hafifletirken, tarafların da kısa sürede uyuşmazlıklarını çözmelerini sağlayan dostane bir uyuşmazlık çözüm yoludur.

Arabuluculuk çatışan tarafların müzakerelerde bulunarak gönüllü ve karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözüme ulaşmaları için bir araya getiren, birbirlerini anlamalarını sağlamak için taraflar arasındaki iletişimi kolaylaştıran, tarafsız ve objektif bir üçüncü kişinin katılımıyla yürütülen bir usuldür.

Arabuluculuğa Başvurmanın Getirileri Nelerdir?

Aralarındaki uyuşmazlığı, kendi istekleriyle ya da bir mahkemenin önerisi ile arabulucunun eşliğinde çözmeye karar veren taraflar, uyuşmazlık konusunu arabulucuya ileterek, tamamen tarafsız, önyargıdan uzak bir arabulucu eşliğinde, sorunlarını tartışma ve kendileri için en iyi çözümü, bulma fırsatı elde ederler.

Arabuluculuk yöntemi ile çözüm arayışında taraflar kendi çözümlerini üretmektedirler. Bu kapasitesi ile arabuluculuk diğer alternatif çözüm yöntemleri ve yargının önüne çıkmaktadır.

Taraflar, eğitimli bir arabulucu eşliğinde kendilerini rahatça ifade etme imkânı bulurlar. Böylece, iletişim eksikliğinden kaynaklanan yanlış anlaşılmaların da ortadan kaldırıldığı bir süreç yaşanır.

Arabulucunun almış olduğu eğitime ve kişisel özelliklerine dayalı mesleki becerileri, görünürdeki sorunlardan çok, tarafların gerçek ilgilerini ve menfaatlerini anlayarak ortaya çıkarmakta kullanılır.

Böylece birbirini daha iyi anlayan taraflar, gelecekteki pozisyonlarını daha doğru alma imkânı bulurlar. İsteklerin ve ilgilerin netleştiği arabuluculuk sürecinde karşılıklı çözüm önerilerinin müzakeresi ile mahkemede ulaşılması hayal bile edilemeyecek etkili ve tarafların menfaatlerini tatmin eden anlaşmalara ulaşmak mümkün olabilmektedir. Arabuluculuğun bu özelliği, tarafların arabuluculuk sonucunda varılan anlaşmalara kanun zoruyla değil gönüllü olarak uymalarını sağlamaktadır.

Arabuluculuk sonucunda ulaşılan çözümler ile taraflar uyuşmazlık ortamından kendi oluşturdukları çözümle ayrılmış olmakla bundan sonraki yaşamlarında mevcut uyuşmazlığın izlerini silerek gerekli bulunduğu takdirde ilişkilerini rahatlıkla sürdürebilmektedirler. Bilhassa ticari hayat içerisinde taraflar süreçteki iletişim teknikleri sayesinde birbirlerini daha iyi anlayarak bu suretle iletişimi daha etkili hale getirebilmektedirler. Bu şekilde eskisinden daha başarılı bir ticari ilişkinin varlığına katkı sağlanmaktadır.

Bir başka açıdan arabuluculuk faaliyetinin gizli olması ticari dünyada ve toplum içinde taraflara ayrı bir güven ortamı sağlayarak baskılardan uzak ve rahat şekilde menfaatlerini ifade edebilmeyi temin etmektedir.

Arabuluculuk gücünü; gelecek odaklı olmasından ve sürecinin sonunda tarafların çoğunlukla ilişkilerini devam ettirmesinden, mutluluk ve barış sağlamasından alır.

Arabuluculukta Arabulucunun Rolü Nedir ? Süreç Nasıldır ve Yapılan Anlaşmanın Hukuki Gücü Nedir ? 

Arabulucu, uyuşmazlık hakkında herhangi bir karar vermez. Arabuluculuğu tahkim ve mahkeme yargılamasından ayıran en temel özelliklerden bir tanesi tarafları bağlayıcı nitelikte karar vermemesidir. Tarafları bağlayıcı nitelikte bir karar vermenin mümkün olmadığı arabuluculukta şekli bir tahkikat, iddia ve savunmaların ileri sürülmesi veya delillerin ikamesi ve ispat hükümleri uygulanmaz.

Tüm bu durumlar karşısında arabuluculuk, uyuşmazlığı hakim veya hakem gibi bir karar vermek üzere çözmeyi değil, tarafların üçüncü kişinin katılımıyla müzakere ederek anlaşma sağlayacakları bir süreçtir. Arabulucunun bu noktadaki faaliyeti tarafların bu süreci kesintiye uğramadan devam ettirmesini sağlamaktır. Hakemliğin aksine arabuluculuk, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermez. Her iki görüş noktası da geçerli kabul edilir ve böyle bir ortamda her iki taraf birlikte kazanır, kaybeden yoktur. Arabuluculuk faaliyeti taraf menfaatlerini azami olarak dengeleyerek, her iki tarafın mutabık kalabilecekleri bir çözüme ulaşılması için yürütülür ve tamamen gönüllü bir usuldür. Arabuluculuk faaliyetini müzakereden ayıran en temel nokta tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin sürece dahil olmasıdır.

Sürece katılan bu üçüncü kişi; tarafların birbirlerini anlamaları için onlara yardım eden, endişe ve görüşlerin karşı tarafça anlaşıldığı konusunda tarafları ikna eden ve uyuşmazlık çözüm sürecini kolaylaştıran kişidir. Arabulucu, objektif ve yansız bir duruş ve amaç sergiler. Sistematik bir biçimde iletişim teknikleri uygulamak suretiyle, tarafın kendi

kendini ifade etmesini, diğer tarafın sözünü kesmeden saygılı bir şekilde dinlemesini sağlar, tarafların üzerinde anlaşmazlık içinde bulundukları noktaları saptar ve bu zemin üzerinde anlaşmanın doğmasına yardım eder. Arabulucu taraflara rahat ve özgür bir müzakere ortamı yaratmak suretiyle, tarafların kendi çözümlerini kendilerinin bulmasına yardımcı olur.

Arabuluculuktan amaç, resmin tamamını görebilmek için olaylara farklı bir açıdan bakmaktır.

Uzlaşma sağlandığında, bu husus tarafları bağlayıcı bir sözleşme ile kayıt altına alınır. Arabuluculuk, gerek taraflar arasındaki ilişkinin korunmasında, gerekse geliştirilerek sürdürülmesinde ve yanı sıra dava giderlerinden daha az giderle uyuşmazlığın sonuca bağlanmasında etkili olan bir yoldur.

Arabuluculuk esnek, iş ve çözüm odaklıdır. Yalın ve özlü bir ifade ile arabuluculuk süreci, bir “iletişim ve pazarlık sanatı”dır.

 

Arabuluculuk insanları hasım yerine ‘hısım’ yapar .

Açmak İçin Tıklayın 

ALMAN ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 21.09.2017 TARİHLİ, IX ZR 34/17 DOSYA NOLU KARARI IŞIĞINDA İNCELEME VE TÜRK HUKUK DÜZENİNE UYGULANABİLİRLİĞİ - 22.09.2018


I. ARABULUCULUK KAVRAMI

A. TÜRK HUKUKUNDA ARABULUCULUK

Arabuluculuk, Türk Hukukunda yerleşmiş Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yollarından biri olup, 22.06.2012 tarihinde yayımlanan 6325 sayılı Arabuluculuk Kanunuyla Türk topluma ve mevcut hukuk düzenimize eklenmiş ve hukuk uyuşmazlıkların çözümü açısından yenilikler getirilmiştir.
İlgili kanunun 2. Maddesi 1. Fıkrası b bendinde Arabuluculuk kavramı ele alınıp tanımlanmıştır. Buna göre; “Arabuluculuk: Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemini ifade eder.” 
Ayrıca Avukatlık Kanunu gereğince de arabuluculuk avukatlara özel olarak tanınmış ve hatta avukatın tarafların anlaşması üzerine hazırladığı tutanak İcra İflas Kanunu gereğince İlam niteliğini taşımaktadır ve şöyle hüküm altına alınmıştır;


“Madde 35/A – (Ek : 2/5/2001 - 4667/23 md.) Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.” 
Doktrinde çeşitli tanımlamalar yapılmış, genel olarak şöyle toparlanabilmektedir: 
“Uyuşmazlığa düşmüş tarafların, karşılıklı olarak üzerinde anlaşma sağlayacakları bir çözüme ulaşmalarında, tarafsız üçüncü kişinin (arabulucunun) yardımcı olma süreci olarak tanımlanmaktadır. Arabulucular, taraflar arasında bilgi değişimini kolaylaştırmayı, anlaşma ortamı yaratmayı ve yaratıcı çözümlerin araştırılarak bulunmasını teşvik etmeyi amaçlamaktadırlar. Arabuluculukta taraflar, herhangi bir taraf hakkında zorlayıcı bir karar alınmadan, potansiyel olarak yaratıcı ve iş birliğine dayalı bir sorun çözme yönteminde buluşmak amacıyla bir araya getirilmektedir.” 
Buna göre, Arabulucu, uyuşmazlık içinde olan tarafları, tarafların istemi üzerine bir araya getirerek ve müzakere teknikleri aracılığıyla uyuşmazlığı gidermeyi amaçlamaktadır.

1. ARABULUCU OLMANIN ŞARTLARI

Arabuluculuk mesleğini icra edebilmenin koşulları Arabuluculuk Kanunun
Arabulucular siciline kayıt şartları başlığı altında sayılmıştır.


“MADDE 20 – (1) Sicile kayıt, ilgilinin Daire Başkanlığına yazılı olarak başvurması üzerine yapılır.
(2) Arabulucular siciline kaydedilebilmek için;
a) Türk vatandaşı olmak,
b) Mesleğinde en az beş yıllık kıdeme sahip hukuk fakültesi mezunu olmak,
c) Tam ehliyetli olmak,
ç) (Değişik: 12/10/2017-7036/25 md.) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıldan fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile Devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık, gerçeğe aykırı bilirkişilik yapma, yalan tanıklık ve yalan yere yemin suçlarından mahkûm olmamak,
d) (Ek: 5/6/2017-KHK-691/9 md.; Aynen kabul: 31/1/2018-7069/9 md.) Terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olmamak, 
e) Arabuluculuk eğitimini tamamlamak ve Bakanlıkça yapılan yazılı (…) sınavda başarılı olmak gerekir.”
Görüldüğü üzere Türkiye’de arabulucu olabilmek için Türk vatandaşı ve tam ehliyetli olmanın yanı sıra Hukuk Fakültesi mezunu olma şartı da aranmaktadır. Bu aşağılarda irdeleceğim hususları göz önünde tutulunca diğer ülkelerin arabulucu olma şartlarından ayrışmakta olup özellikle bu tez metnin II. başlığında anlatacağım Alman Anayasa Mahkemesi kararının en büyük etkenlerden birini oluşturmaktadır. Nitekim, (ileriye atıf yaparaktan) Hukuk Fakültesinden mezun bir kişinin -özellikle arabuluculuk mesleği yanı sıran avukatlık mesleğini de icra eden bir kişi için- sorumluluğu da buna istinaden ayrıca yükletilmiştir. Aşağıda daha ayrıntılı anlatılacaktır.
Hukuk Fakültesinden mezun olma şartının önemi aynı kanunun 22. Maddesinde ele alınan arabuluculuk eğitimin hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra alınması gerektiği yönünde açıklık getirerek hukuk fakültesi eğitiminin şart koşulmasıyla ayrıca önem taşıdığı vurgulamak gerekir ve böylece arabulucuya verilen sorumluluğun kaynağı aldığı hukuk fakültesi eğitiminden kaynaklandığı söylenebilmektedir.


“MADDE 22 – (1) Arabuluculuk eğitimi, hukuk fakültesinin tamamlanmasından sonra alınan, arabuluculuk faaliyetinin yürütülmesiyle ilgili temel bilgileri, iletişim teknikleri, müzakere ve uyuşmazlık çözüm yöntemleri ve davranış psikolojisi ile yönetmelikte gösterilecek olan diğer teorik ve pratik bilgileri içeren eğitimi ifade eder.”


B. ALMAN HUKUKUNDA ARABULUCULUK

Alman Hukukunda Arabuluculuk terimi Arabuluculuk Kanunun (MediationsG) 1. maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre Arabuluculuk, tarafların bir veya birden fazla arabulucunun yardımı ile kendi istek ve sorumluluklarıyla yönettikleri süreçte karşılıklı anlaşarak uyuşmazlığı çözümlemeyi amaçladıkları gizli ve yapılandırılmış bir süreçtir. 
Bizden farklı olarak, Alman Hukukunda arabulucu olabilmek için hukuk fakültesinden mezun olma şartı aranmamaktadır. Alman Arabuluculuk Kanunu temelde arabuluculuk ile avukatlık mesleğinin farklı insanlar tarafından yapıldığını varsayarak tasarlanmıştır. 
Arabuluculuk Kanunun 2. maddesinin 6. fıkrasında , arabuluculuk sürecinde yapılan anlaşmanın bir uzmana gösterme konusunda arabulucunun öneri de bulunması gerektiği ile ilgili yapılan atıftan rahatlıkla anlaşılacaktır. 
Bu nedenle Almanya’da arabuluculuk kurumu, eğitimi alan herkes tarafından icra edilebilmektedir. 
Burada önemli olan husus, taraflarca seçilen arabulucunun aynı zaman da avukatlık mesleğini de icra edip etmemesidir. Nitekim, karara konu olayda (aşağıda anlatılacaktır) taraflar bilerek ve isteyerek aynı zamanda avukatlık yapan bir arabulucu seçmişlerdir.

1. KARARA KONU OLAYA GEÇİŞ

Yukarıda da değinildiği üzere Alman hukukunda Arabulucu herkes tarafından icra edilebilirken, Türk hukukunda yalnızca hukuk fakültesinden mezun olan kişiler arabuluculuk yapabilmektedir. Teze konu Anayasa kararı olayda arabulucu olan davalı aynı zamanda avukatlık mesleğini de icra etmektedir. Avukat arabulucuya başvuran taraflar, anlaşmalı olarak boşanma niyetinde olduklarını ve arabulucudan mal ayrımı, emeklilik primlerin hesabı vs. konular için bilgi toplanmasını ve eşlerin birbirinden hak sahibi olup olmadıklarına kanaat getirilmesini istemişlerdir.
Nitekim bu bilgilerin toplanması ve hak sahibi olunup olunmaması konusunda kanaat getirip yol gösterebilecek kişinin bir avukat olabileceği kararıyla, hem iki tarafların haklarını tarafsızca ve adil şekilde gözetecek hem de boşanmayı kolaylaştırmak adına bir avukat arabulucuya başvurulmuştur.
Bu arabuluculuk sürecinde arabulucu olarak bir yol haritası belirleyebilmek için bilgi ve belge toplanması gerektiğinden ve bu işlemlerin de aynı arabulucu tarafından yapılması istenildiğinden aynı zamanda avukat olan arabulucuya vekalet verilerek gerekli işlemlerin yapılması konusunda talimat verilmiştir. Bu arabuluculuk sürecinde her iki tarafın da hak kaybı yaşamaması ve tarafların hemfikir oldukları bir anlaşma sağlanmayı hedeflenmiştir.

II. ALMAN ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 21.09.2017 TARİHLİ, IX ZR 34/17 DOSYA NOLU KARARININ OLAY ÖZETİ

Taraflar, boşanma istemiyle bir arabuluculuk bürosuna başvurmuş ve bir avukat arabulucu ile görüşmüşlerdir. Arabulucu tarafından düzenlenmesi istenen boşanma protokolünde (Scheidungsfolgenvereinabrung=Boşanmanın sonuçları hakkında anlaşma) özellikle mali sonuçların belirlenmesi ve eşlerden her ikisinin hak sahibi olup olmaması (Tazminat, Nafaka, Emekli maaşın denkleştirilmesi) konusunda bilgi edinilmesi ve buna yönelik boşanmanın böylece çok daha hızlı gelişmesi ve her iki taraf için adil sonuçları elde etmeyi hedeflenmektedir.
Boşanma davasında (duruşmada) çıkar çatışması olmaması adına tarafları avukat arabulucudan başka avukatlar temsil etmiştir. 
Boşanma protokolü hakkında tarafların avukatları ne birbiriyle ne de arabulucu ile görüşme sağlanmamıştır. Yalnızca arabulucu tarafından boşanma davasındaki davacı vekiline görüşme tutanağını sunmuş ve vekil bu tutanağa istinaden boşanma dava dilekçesini hazırlayıp davayı açmıştır. Dava esnasında her iki tarafın vekilleri nafakadan vazgeçildiği gibi arabulucunun önerisi üzerine emeklilik maaşların denkleştirilmesine yönelik araştırmanın yapılmamasını da beyan etmişlerdir. İlk duruşmadaki feragatnameden sonra arabulucunun eline geçen denkleştirmeye yönelik bilginin eşlerden kadının, 94.300€ tutarında hak sahibi olduğu açığa çıkmıştır. Koca, ödemeyi reddetmiştir.Bunun üzerine kadın, uğradığı zarar nedeniyle davada kendisini temsil eden avukatından yeterince araştırma ve görüşme yapmadığı nedeniyle zarara neden olduğu gerekçesiyle zararın tazminini istemiştir. Avukat ise arabulucuyu da sorumlu tutarak müteselsilen sorumlu olduklarını savunmuş ve nitekim Alman Anayasa Mahkemesi de aynı görüşü paylaşarak arabulucunun aynı zamanda avukat olduğundan ve işin mahiyeti açısından hukuki danışmanlık içerisine kategori edilebileceğini kanaat getirerek arabulucuyu da avukatlık sorumluluğu çerçevesinde avukat ile birlikte sorumlu tutmuştur.

III. KARARIN HUKUKİ TEMELİ

Stuttgart Yüksek Eyalet Mahkemesinin vermiş olduğu avukatın ve arabulucunun müteselsilen sorumlu olunan tazminat kararına karşı davalı arabulucu tarafından bozma gereği duyulmuş ve Alman Anayasa Mahkemesi’ne gidilmiştir. Karar bozulmayıp avukatın ve hatta arabulucuya da avukatlık hükümleri uygulanabileceği yönünde karar verilip sorumlu tutulmuştur. 
Alman Anayasa Mahkemesi örneği olmayan ve bundan sonraki davalar için emsal teşkil eden bir karar çıkartmıştır. Kararın, Medeni kanununda bulunan 3 hüküm ile yorumlanıp arabulucuların aynı zamanda avukat olmaları halinde avukat sorumluluğu çerçevesinden de sorumlu tutulabileceğine kanaat getirmiştir.

A. KARARIN DAYANAĞI (ALMAN MEDENİ KANUNU)

Alman Anayasa Mahkemesi Alman Medeni Kanunun 280., 611. Ve 675. Maddelerini hükme esas alarak esasen Hizmet sözleşmesinden doğan sorumluluk hükümlerinden yola çıkarak arabulucunun aynı zamanda avukatlık yapması durumunda avukatlık sorumluluğu çerçevesinde sorumlu kılınacağı yönünde kanaat getirmiş ve aşağıdaki şekilde hükümleri yorumlamıştır:

1. ALMAN MEDENİ KANUNU §611: HİZMET SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLI TEMEL SÖZLEŞME YÜKÜMLÜLÜKLERİ


(1) Hizmet sözleşmesini imzalayan taraflardan hizmet veren kişi, sözleşmede anlaşılan konularda hizmet vermekle, diğer taraf ise hizmete karşılık bedeli ödemekle yükümlüdür. 
(2) Hizmet sözleşmesinin konusu her türlü hizmet oluşturabilecektir.”

2. ALMAN MEDENİ KANUNU §675: ÜCRETLİ İŞ ANLAŞMALARI


“(1) İş takibini konu alan Eser veya hizmet sözleşmeleri, aksi anlaşılmadığı takdirde, bu kanunun 663, 665 - 670, 672 - 674 maddeleri ve, yükümlülüğü üstlenen kişiye cayma süresi dışında da sözleşmeden dönme hakkı tanınmış ise, 671. maddesinin 2. fıkrası hükmü de uygulama alanı bulacaktır.


(2) Bir sözleşme ilişkisinden, bir haksız fiilden veya başka bir yasal hükümden doğan sorumluluğa halel getirmeksizin, bir taraf diğerine tavsiye veya öneri de bulunması halinde, tavsiyeyi veren tarafın tavsiyeye uyulmasından kaynaklanan zararı tazmin etme yükümlülüğü yoktur.


(3) Bir tarafın üçüncü şahıs tarafından yapılan çekilişlere katılım için diğer tarafın kaydını yapmaya veya kaydını tescil etmeyi taahhüt ettiği bir sözleşme de, yazılı şekil şartı aranmaktadır.”

3. ALMAN MEDENİ KANUNU §280: GÖREV İHMALİNDEN KAYNAKLI TAZMİNAT


“(1) Borçlu borç ilişkisinden kaynaklanan bir görevi ihlal ederse, alacaklı, ortaya çıkan hasar için tazminat talep edebilir. Borçlu, görev ihlali için sorumlu tutulamaz ise, bu hüküm geçersizdir.


(2) Alacaklı, sadece bu kanunun 286. maddenin ek şartı altında elde edilecek kazancın gecikmesinden kaynaklı zararın tazminini talep edebilir.


(3) Alacaklı yalnızca bu kanunun 281., 282. veya 283. maddelerin ek şartların gerçekleşmesi halinde işin düzeltilmesi yerine tazminat talep edebilir.”


Alman Anayasa Mahkemesi yukarıdaki hükümleri aşağıdaki gibi yorumlayıp olaya uygulamıştır; avukat arabulucu karşılıklı anlaşmaya dayalı hukuki çözümler önermesi durumunda hukuki danışmanlık kurumu işlemektedir; bu durumda arabulucunun sorumluluğu avukatın sorumluluk oranından ölçülendirilecektir. (BGB §611 Abs. 1, BGB §675 Abs. 1) 
Ayrıca eşler tarafından anlaşmalı boşanma protokolünü hazırlaması ve mali yükümlülükleri ve haklarının nitelendirilip uyuşmazlığını çözme konusunda görevlendirilen avukat arabulucu, bir tarafın bu işlemden kaynaklı zararını gidermekle yükümlüdür. Şöyle ki, avukat arabulucunun gerekli araştırmayı yapmayarak hakları tespit etmemesi ve eşlerden birinin avukatına bu hususu uygun şekilde anlatmayıp hakkın olmadığına yönelik beyanı doğrultusunda bu eşin zarar görmesi halinde, zarar gören eş tazminata hak kazanır. (BGB §280 Abs. 1, §611 Abs. 1, §675 Abs. 1)

B. KARARIN HUKUKİ AÇIKLAMASI

Alman Anayasa Mahkemesi’nin bu denli, sırf arabuluculuk mesleğini icra ederken aynı zamanda avukatlık işi de yapılması durumunda sadece sözleşme hükümlerine aykırı davranılması sonucunda oluşan zararın tazminine ilişkin hükümler çerçevesinde hüküm kurulmayıp, avukat sorumluluk hükümleri de baz alınıp daha ağır sonuçlara ve sorumluluklara neden olması yönündeki kararını yukarıda üstünde durulan Medeni Kanunu çerçevesinde ve hakkaniyete uygun şekilde avukatların toplumdaki önemi ve eğitimleri gereği üstlendikleri sorumluluk da göz önünde tutularak kanıya varılmıştır. Arabuluculuk sözleşmesinde anlaşılan konulardan biri de emeklilik maaşların denkleştirilmesine ilişkin yapılması gereken araştırma ve bunun neticesinde eşlerden birinin hak sahibi olup olmamasına yönelik olup protokolün bu şekilde her iki tarafa da adil olacak şekilde hazırlanması için eşlerden her ikisi de avukat arabulucuya bu işlemleri yapabilmesi için vekalet vermiş ve sözleşmeyi imzalamışlardır. Bu nedenle, mahkemece, arabuluculuk sözleşmesinin kapsamı avukatlık sorumluluğunu da getirmektedir.Avukat arabulucu bilgi eksikliğin olduğu durumu gecikmeksizin bildirmesi gerekmekteydi. Nihayetinde aldığı hukuk eğitiminden kaynaklı feragatin sonuçlarını bilebilecek durumundadır. Arabulucu nitekim durumu eşlere veya onları duruşmada temsil eden avukatlarına anlatması gerekirdi ve gerekirse taraflar mahkemeden denkleştirme yapılmasını talep edebilirlerdi. Hal böyle olsa idi, sorumluluktan kurtulmuş ve taraflar zarar görmemiş olurdu.Aynı şekilde zararı gören kadını temsil eden avukat da arabulucuyla iletişim halinde olup araştırmanın yapıldığına dair emin olunması için kendisi de araştırmaya girip kanaat oluşturması gerekirdi. Sorumluluk bilincinde olan avukat her iki tarafın da menfaatleri için avukat arabulucudan sadece tutanağı değil tam metin halinde olan boşanma protokolü ve denkleştirmeyi teslim alması gerekirdi. Bu işlemler yapılmadığından hem avukat arabulucu hem de kadını temsil eden avukat sorumlu tutulup zararı tazmin etmek durumunda kalmışlardır. Avukatın hatalı veya eksik bilgileri teyit ve kontrol etmediğinden hatalı olarak dava dilekçesini hazırlayıp davayı bu verilere istinaden açmıştır. Arabulucuyla olan iletişim ve bilgi alışverişinin olmaması nedeniyle mahkemenin denkleştirme talebin olup olmadığı sorusuna avukat arabulucunun “denkleştirmeye konu hak yoktur” beyanı üzerine herhangi kontroller almadan belki de körü körüne talebi reddettiğini ve bundan doğan zarardan arabulucuyla birlikte sorumlu tutulmuştur.Arabuluculuk süresinde arabulucu kendi inisiyatifi olmadan ve karar mercii olarak hareket etmeden yalnızca kendisine ihtiyari olarak başvuran tarafları boşanma sürecini en kolay ve en az hak kaybıyla geçirilmesi konusunda destek olmayı üstlenmiştir. Tarafların arabulucuya gitmesinin öncelikli amacı boşanmanın sonucunda oluşabilecek maddi uyuşmazlıkları gidermek ve tarafların anlaşarak denkleştirme kurumuna uymasını sağlamak olmuştur. Arabulucu bu süreci yönetirken hukuki yollar göstermesi durumunda -çünkü eğitimi ve ana mesleği gereği bilgi sahibi- avukat arabulucu olarak sadece sözleşmeden kaynaklı uyuşmazlıklara ilişkin hükümler çerçevesinde değil avukatlık sorumluluğu gereğince de sorumlu tutulabilecektir.Avukat arabulucu, arabuluculuk sözleşmesine aykırı davranmıştır. Söz konusu sözleşme, geniş yorumlanarak avukat sözleşmesi olarak da nitelendirilebileceği yönünde kanaat getirilmiştir. Bu nedenle, arabulucular avukatlık hukuku kuralları gereğince sorumlu tutulabilecektir.Arabuluculuk mesleği avukatlık mesleğine entegre olduğu varsayılmıştır. Bu nedenle boşanmayı kolaylaştıracak karşılıklı anlaşmalar bir arabulucu tarafından yürütülebileceği konusunda şüphe bulunmamaktadır ve hatta bu konuda yine Anayasa Mahkemesi tarafından karar çıkartılmıştır. Tarafsızlık ilkesinin akıbeti hakkında ise Anayasa Mahkemesi, ilkenin zedelenmediği, nitekim her iki taraf adına arabuluculuk yaptığı ve her iki tarafın menfaatlerini gözettiği adil ve her iki tarafı memnun edecek bir orta yol bulmakla yine her iki tarafın hür iradesiyle görevlendirildiği için çelişen menfaatler bulunmadığına kanaat getirmiştir. Bu nedenlerle, arabulucunu tarafsızlığı baki olup bu yönde sorumluluk almamaktadır.
Arabulucu yalnızca sözleşme gereğince yapılmasını üstlendiği işi ihmal ederek yerine getirmediğinden sorumlu tutulmuştur ve tazminle yükümlü kılınmıştır. 
Anayasa Mahkemesinin bu kararı yalnızca avukatlık mesleğini icra eden arabuluculara geçerli olmakla beraber yapılan işin mahiyeti -hukuki olup olmaması- belirleyicidir. (Türkiye de arabuluculuk müessesesi yalnızca avukatlar tarafından icra edilebilmektedir ve ayrıca, yapılan işin-özellikle dava şartı arabuluculuk için söylemek gerekirse- iş hukukunu ilgilendirmesi sonucunda sözleşmeye konu işin hukuki boyutun mevcut olduğu tartışma konusu olabilir. Aşağıda ayrıntılı olarak üzerinde durulacaktır.) Alman Anayasa Mahkemesi kararında irdelenen ve dayanak olarak gösterilen ilkeler, hükümler aynı meslek grubundan kaynaklanan sorumluluktan doğması ile arabulucunun sorumluluğunu avukatın sorumluluk çerçevesinde değerlendirmiştir. Aynı şekilde mahkemece kararda örneklendirilmiş olan Noter-Avukat ilişkisinin de bu çerçeve de -sözleşme konusu yine avukatlık işi gerektirdiğinde- değerlendirilebileceği yönünde kanaat getirmiştir.
Burada nemli olan ve mahkemece belirleyen husus avukat arabulucunun arabuluculuk süreci dışında (devamında) dahi rol almış ve bilgilerin kendisinin belirleyici olmuş olmasından kaynaklı zarar vermesidir. Taraflara açık şekilde denkleştirmeye konu bilgilerin kendisinin eline geçmediğini bahisle söylemesi gerekirken, denkleştirmeye konu bir hakkın olmadığını ileriye atmış ve eşlerden kadını temsil eden avukat ise herhangi kontrol ve arabulucu ile sıkı bir iletişim sağlamadığından her ikisi de kendi alanlarında ihlali davranışlar sergilemesi sonucunda kadının 94.262,33€ zarara uğramasına neden olmuşlardır.
Boşanmaya konu ön hazırlığı yapan, bütün bilgiler kendisinde toplanan ve hukuki çözümler öneren avukat arabulucu, saf avukatlık hükümleri çerçevesinde tarafları bilgilendirmek ve uyarmak durumundadır. 
Denkleştirmeye konu bilgi ve belgelerin henüz ulaşmadığını duruşmadan önce taraflara bildirmesi gerekip bu konuyla ilgili herhangi kararlar verilmemesi gerektiği yönünde uyarılarda bulunması durumundadır.
Duruşmada kadını temsil eden avukat ise müvekkili adına yaptığı feragat beyanı, tamamen arabulucunun eksik bilgilerinden ve hazırlıklarından kaynaklı olduğu kuşkusuz olsa bile, kendi sorumluluk çerçevesinde feragat beyanda bu denli basit ve pervasız şekilde bulunması, kesin kanaat oluşturacak bilgisi olmadığı halde müvekkilin neticesinde aleyhine oluşturduğu bu olayda sorumlu tutulmalıdır. Avukat ile arabulucu burada birbirlerine güvenerek ihmali davranışlar sergileyip bundan dolayı sorumlu tutulmuşlardır. 

IV. ARABULUCUNUN ANA MESLEĞİ AVUKAT OLMASININ KARARA / TAZMİNATA ETKİSİ

Yukarıda da ayrıntılı şekilde anlatıldığı üzere arabulucunun aynı zamanda avukat olmasından kaynaklı yaptığı işin mahiyeti de ayrıca avukatlık bilgisi gerektiğinden ve arabuluculuk sözleşmesinde tarafların bu konudaki hukuki bilgi edinilme istemi üzerine arabulucuya bu konuda yetki vermesiyle arabuluculuk sorumluluğun genişletilerek avukatlık sorumluluğu çerçevesinde işbu hüküm kurulmuştur.
Arabulucu yalnızca taraflar arası aracılık edip taraflar kendi bilgi ve belgelerini getirmiş olsaydı sorumluluğu avukatlık sorumluluğu çerçevesinde değerlendirilemezdi. Bu nedenle, tarafların bile isteye bir avukat arabulucuya başvurup hem taraflar arası aracılık edip hem de tarafsız bir kişi olarak bilgi ve belge toplamasından kaynaklı bir hukuki ilişkisi doğmuştur. Bunun nedeni ise avukat olduğundan hukuki bilgi sahibi oluşudur; taraflar hem arabuluculuk müessesesinden hem de arabulucunun aynı zamanda avukat kimliği olmasından kaynaklı hukuki bilgiye sahip oluşundan faydalanmak isteyip tek sözleşmeyle hem boşanma protokolü hazırlatıp hem de maddi unsurları mahkemeye (bilirkişiye) gerek kalmaksızın halletmek istemiyle bilerek avukat arabulucuya başvurmuşlardır. Bu nedenle, yalnızca arabuluculuk sözleşmesi yapılmış olsa dahi arabuluculuk konularını irdeleyebilmek adına arabulucu tarafından aynı zamanda avukat kimliğinden faydalanarak bilgi ve belge istemişlerdir.
Farklı bir anlatımla, avukat olmayan bir arabulucu gerekli bilgi ve belgeleri toplayamayacağı için -çünkü hukuki bilgi yok- avukat kimliği de olmamasından kaynaklı aynı sorumlulukları yükletemeyiz.
Ayrıca arabuluculuk mesleği avukatlık mesleğinin alt kategorisinde yer alması sebebiyle ve avukatın mesleği gereği sorumluluk bilince olmasından kaynaklı -meslek ayrımı yapılmadan- Anayasa Mahkemesi, avukat arabulucuların sorumluluğu bu kararla genişletmiştir. Anlaşılacağı üzere, avukatlık mesleğini icra edenler yalnızca kendi mesleği içerisinde sorumluluk kabul etmemektedir; yaşamın her alanında bu kimliğe istinaden -hukuk eğitimden ve adalet duygusunun taşınılması ideolojisinden kaynaklı- diğer meslek mensuplarına istinaden daha fazla sorumluluk yükletilmektedir. 
Avukatlık mesleğine giriş aşamasında edilen yemin ile toplumun avukatlara özel saygı ve güven duymasından kaynaklı hayatın her anında, mesleki ahlakı zedeleyecek her türlü davranıştan -o an avukatlık işleri görülmese dahi- kaçınılması yönünde yükletilen sorumluluk ise doğal olarak arabuluculuk mesleğini de icra ederken geçerli kılınmıştır. 
Bu nedenledir ki, avukatlık mesleğini icra edenler arabuluculuk yapınca dahi avukatlık sorumluluğu çerçevesinde sorumlu tutulabilmektedir ve bu duyulan güvenden kaynaklı oluşan zararlar tazmin edilmelidir.

V. TÜRK HUKUKUNDA ARABULUCUNUN SORUMLULUĞU

A. ARABULUCUNUN SORUMLULUĞU VE TAZMİN MÜESESSESİ

Türk hukukunda Arabuluculuk Kanunu madde 33 gereği, arabulucunun yalnızca gizlilik ilkesini zedelemesi doğrultusunda ceza hükmüne yer verilerek şu şekilde eklenmiştir;


“MADDE 33 – (1) Bu Kanunun 4 üncü maddesindeki yükümlülüğe aykırı hareket ederek bir kişinin hukuken korunan menfaatinin zarar görmesine neden olan kişi altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
(2) Bu suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.”
Bu madde ile aynı kanunun 4. Maddesine atıf yapılmıştır. Buna göre;


“MADDE 4 – (1) Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça arabulucu, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde kendisine sunulan veya diğer bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile diğer kayıtları gizli tutmakla yükümlüdür. 
(2) Aksi kararlaştırılmadıkça taraflar ve görüşmelere katılan diğer kişiler de bu konudaki gizliliğe uymak zorundadırlar.”
Arabuluculuk Kanunu gereğince yalnızca gizlilik ilkesinin ihlalinden kaynaklı sorumluluğuna aykırı davranmasından arabulucuya ceza öngörülmüştür. Kanunda bu yönle fazlasıyla eksiklikler olup, tarafların zarar görebilme ihtimaline karşın herhangi özel hüküm konulmadığı gibi, gizlilik ilkesinin ihlalinden kaynaklı cezaya hükmedilerek herhangi tazminata yönelik (hukuk davası) madde bulunmamaktadır.
Bu gibi durumlarda, genel hükümlere bakılıp vekalet hükümlerince tazmin söz konusu edilebilecektir. Vekalet hükümlerinin arabulucuya uyarlanması gerekirse; taraflardan biri, arabulucuya, arabuluculuğa konu uyuşmazlığın giderilmesi için karşı tarafla iletişime geçip tarafları bir araya getirmesi için vekalet vermektedir. Arabuluculuk Kanununda sorumluluğa yönelik özel hüküm bulunmaması sebebiyle genel hükümlere bakılıp Borçlar Kanunun 502 ila 514 maddelerinde ele alınmış Vekalet Sözleşmesi başlığı altındaki hükümleri uygulamak durumunda bırakılmıştır.
Hal böyle olunca, arabuluculuk kanunun henüz yeni denilebilecek nitelikte olmasından ve daha henüz arabulucunun sorumluluğunu belirleyecek emsal kararların bulunmamasından kaynaklı sorumluluk hükümleri -eksikliği büyük olsa dahi- eklenmemiştir. 
Arabuluculuk süreci ayrıca tarafların bir arabulucuya başvurup bir sözleşme ile başlatıldığından, arabulucu tarafından taraflarla yaptığı sözleşmeden doğan edimlerin ifasıyla ilgisi olmayan hukuka aykırı davranışıyla taraflara zarar verilirse haksız fiil sorumluluğu da söz konusu olacaktır. 
Sorumluluğun sözleşmeye aykırılık hükümleri çerçevesinde ele alınması yönünde doktrince görüşler mevcuttur. 
Arabuluculuk mesleği kanunla düzenlenmiş olması arabulucunun sorumluluğunu sözleşmeden doğan bir sorumluluk olmaktan çıkarmamaktadır. 
Uyarlama yapılacaksa, yukarıda bahsedilen “sözleşmeye dayanan sorumluluğun doğabilmesi için edimin tam veya gereği gibi ifa etmeyerek taraflara zarar vermesi, zarardan dolayı kusurlu olması, sözleşmeye veya hukuka aykırı davranışı ile zarar arasında illiyet bağı olması gerekir. Bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde arabulucu zararı tazmin etmek zorunda kalır.” Bu nedenle, taraflar ile arabulucu arasındaki sözleşme gereğince arabulucu, sözleşmeyle üstlendiği konunun ifasını gerçekleştirmemesi halinde bundan doğan zararları sırf sözleşmeden doğan sorumluluk hükmü gereği gidermekle yükümlüdür. 
Bu nedenle, taraflar, arabulucunun sözleşmeye aykırı davranması sebebiyle (arabuluculuğa konu bilgi ve belgeyi toplamamak) sözleşmeye aykırılık hükümlerine dayanarak zararın tazminini isteyebilmektedirler. 
Arabulucunun arabuluculuk sürecindeki davranışlarıyla (olaya uyarlanması gerekirse; yapması gereken bir şeyi yapmaz ise) taraflara zarar vermesi halinde zarar gören taraf, anlaşmanın geçersizliğini ileri sürerek arabulucunun hukuki sorumluluğuna gidebilmektedirler. 
Özet olarak, hem kanuni sorumluluğu hem de sözleşmeye aykırılık hükümleri gereğince arabulucunun sorumluluğu düzenlenip yorumlanabilmektedir ve buna göre arabulucunun kusurlu davranışından kaynaklı oluşan zararın tazmini yoluna gidilebilecektir.

B. TÜRK HUKUKUNA GÖRE ARABULUCUNUN ANA MESLEĞİ AVUKAT OLMASI SEBEBİYLE YÜKLENEN SORUMLULUKLARI

Yukarıda da değinildiği üzere Arabuluculuk Kanununda sorumluluğuna ilişkin yeteri kadar açık ve özel hükümler bulunmamaktadır. Bu nedenle Borçlar Kanununda yer alan vekalet hükümleri gereğince sorumluluk belirlenebilecektir. Yukarıda uyarlamaya çalışmış olduğum gibi, her iki taraf arabulucuya, karşı tarafı anlaşmaya çağırması yönünde vekalet verilerek, kendisinin adına karşı tarafla iletişime geçip anlaşmaya varılmasını sağlaması yönünde iş görmesini yüklemektedir. Bu nedenle, avukata vekalet verilmesi gibi noterden vekaletname çıkarılmayıp yalnızca iş görme borcu altına girilerek hem başvurucu hem de karşı tarafın haklarını gözeten bir vekalet ilişkisi bulunmaktadır. 
Sözleşmeyle ayrıca belirlenmiş olan konularından biri ise arabulucunun taraflar adına başvuru konuya kaynak olması adına bilgi ve belge toplayarak aslında avukatlık işi icra ederek ve toplanan bu bilgiler doğrultusunda arabulucu olarak tarafsız bir üçüncü kişi sıfatıyla eşlerden birinin hak sahibi olup olmadığının tespitine yöneliktir.
Bu nedenle -özellikle ihtiyari arabuluculuğa konu işlerde- tarafların ortak çözüme ulaştırmak adına arabulucu, doğru bilgilerle uyuşmazlığı tespit edip -süreç her ne kadar taraflarca yürütülse de arabulucu da son çare olarak çözüm önerilerde bulunabilmektedir. 
Bu çözüm önerileri hukuki danışma niteliğine girip avukatlık mesleğini ve böylece avukatlık sorumluluğunu getirmektedir. Arabulucunun bu yetkisi avukatlık sorumluluğun çerçevesinde değerlendirilmelidir. Hal böyle olunca, yukarıdaki karara konu olayın Türkiye’de yaşanmış olsa idi ve Türk arabulucu hukuk eğitiminden kaynaklı hukuk bilgisine sahip olduğu ve kullanacağı için hukuki danışma kurumuna kategori edilir ve avukatlık sorumluluğu yönünden hüküm kurulabilirdi.
Nitekim, Arabulucu, uyuşmazlığın esası hakkında görüş bildirmesi durumunda, açıkladığı görüş tavsiye niteliğinde olarak kabul edilerek, arabulucuya görüş bildirme hakkı tanınmış ve tavsiye niteliğinde konumlandırılmıştır. 
Arabuluculuğa konu modeller hukukun her alanında (örneğin, ticari, komşuluk, boşanma arabuluculuğu gibi) faaliyet göstermektedir. Buna göre, arabulucunun işi mahiyeti gereği hukuk meselelerini barındırdığından hukuki danışmanlık (görüş bildirme) yapması muhtemel olabilecektir. Tarafların uyuşmazlık konusunu tespit edip her iki tarafı -kendileri çözüm bulamadığında- memnun edecek ve adil olacak şekilde tavsiyelerde bulunabilecektir. Bu ise aynı zamanda avukatlık mesleğini icra etmesinden kaynaklı bilgilerden faydalanarak -yani ana mesleğin avukat olmasından kaynaklı- taraflara hukuki danışmanlık yapmaktadır. BU nedenle, arabulucunun ana mesleği avukat olmasından kaynaklı avukatlık sorumluluğu çerçevesinde de sorumlu tutulabilmelidir. 
Farklı bir bakış açısı ile, avukatın da kendi mesleği içerisinde arabuluculuk yapma yetkisi olduğunu da unutmamak gerekir. Bu nedenle, Türk Hukukunda avukat ve arabulucunun ayrı kişiler tarafından icra edilmesi düşünülememekle beraber birbirini tamamlayan faktörlerin olduğu varsayılarak arabulucunun Türk hukukuna göre de avukatlık sorumluluğu gereği neden olduğu zararı tazmin edilebilmelidir. 
Son olarak unutulmamalıdır ki, arabulucu olma şartlarında hukuk fakültesi mezunu koşulu arandığından hukuk bilgisi çerçevesinde sorumlu tutulabilmelidir. Ana mesleği avukat olan arabulucular hukuk bilgisinden kaynaklı çözüm önerilerde bulunabileceği veya tarafları anlaşılmaması halinde oluşabilecek sonraki hukuki aşamaları aydınlatabileceği için avukatlık sorumluluğu çerçevesinde sorumlu tutulabilmesi olanak dahilindedir.

1. TÜRK HUKUKUNDA DAYANAK OLUP OLMAMASI

Türk hukukunda -özellikle bu tez hazırlaması aşamasında anlayabildiğim üzere- arabulucunun hukuki sorumluluğu açısından ne kanunun açık ve ayrıntılı hükmüne ne de bu konuyla ilgili doktrince ele alınmış kapsamlı çalışmalar bulabildim (çok sınırlı sayıda kaynak mevcuttu). 
Bu müessesenin henüz yeni yeni Türk topluma yerleştiği için (özellikle dava şartı arabuluculuk ile) arabulucunun sorunluluğu tartışılacak kadar ve aleyhine davalar açılacak kadar dayanağı (özellikle içtihatlar) yoktur. 
Ancak arabulucunun ana mesleği avukat olmasından kaynaklı sorumlu tutulabilmesi yorum yoluyla, yukarıda da yapmaya çalıştığım üzere, vekalet sözleşmesi, sözleşmenin gereği gibi ifa edilmesinden kaynaklı hükümler, haksız fiil, kanuni sorumluluk ve hukuki danışma yönünde avukatlık sorumluluğu çerçevesinde Türk hukukun açısından (yalnızca yorum yoluyla olsa da) dayanaklarını oluşturabilmektedir. 
Ayrıca, Arabuluculuk ve Avukatlık Kanunun sorumluluğuna ilişkin açık hükümleri değerlendirmeye esas alınarak özellikle Arabuluculuk kanununda sorumluluk hükümlerinin daha geniş ve açık tutulması gerekmektedir. 
Bu nedenlerle, her ne kadar açık hüküm ve gerek mahkeme kararları gerekse doktrince çalışmalar olmamasına karşı yorum yoluyla sorumluluk davasına gidilebilecektir.

2. ALMAN HUKUKUNDAKİ DAYANAKLARLA KARŞILAŞTIRMA

Alman Hukukunda verilen bu kararla bir içtihat oluşarak bu gibi durumlarda emsal bir karar çıkartılmış olup sorumluluk çerçevesi de bu karar doğrultusunda belirlenmiştir. Karara dayanak olarak Alman Anayasa Mahkemesi de Alman Medeni Kanununun hizmet sözleşmesinden kaynaklı yükümlülükler hükmünü, ücretli iş sözleşmesi hükmümü ve görevi ihmalden kaynaklı zararın tazminine ilişkin hükmünü avukat arabulucunun sorumluluğu çerçevesinde yorumlayarak arabulucunun ana mesleği avukat olmasından kaynaklı gelen yükümlülüğü arabuluculuk sözleşmesi kapsamında değerlendirerek daha geniş yorumlayıp tazminata hükmetmiştir. 
Nitekim, gelişen olaydan sonraki sorumluluk davaları için emsal teşkil ederek kararın hukuki dayanağı ve açıklaması başlığında irdelediğim konular çerçevesinde avukat arabulucuların avukatlık sorumluluğu gereğince de artık değerlendirilip zararı gidermek zorunda kalacaklardır. 
Hukuk mantığı gereğince Türk hukukunda birçok, gerek borçlar hukuku hükümlerince gerekse arabuluculuk ve avukatlık hukuku hükümlerince Türk arabuluculara da avukatlık mesleğin getirdiği sorumluluklarla yorumlanabilip bu sorumluluk çerçevesinde Alman Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu sorumluluk kararı Türkiye’de de dayanak bulup hükmedilebilir.


VI. ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARININ TÜRKİYE’YE UYGULANABİLİRLİĞİ


Yukarıda da ayrıntılı olarak irdelediğim üzere, Türk kanunlarının Alman Anayasa Mahkemesinin verdiği bu emsal karar gibi, birçok hükümlerin yorumu ile ve hukuk mantığı çerçevesinde arabuluculara;
1- Arabuluculuğa uyuşmazlık konuların mahiyeti gereği hukuki olması,
2- Arabulucuların hukuk fakültesi mezunu olma şartı,
3- Arabulucuların ana mesleği avukat (hukukçu) olmasından kaynaklı,
4- Taraflarca belirlenen sözleşme konusu itibariyle,
Avukatlık sorumluluğu çerçevesinde tazmin müessesesi uygulanabilecektir.
Şöyle ki, 
1. Uyuşmazlık konusu, mahiyeti gereği hukuk alanında faaliyet 
göstermektedir. Bu nedenle, arabulucu, uyuşmazlığı tespit edip tarafların hukuk kuralları çerçevesinde uyuşmazlığı çözmesini sağlamak adına iş görme borcu altındadır.
2. Arabulucunun temel eğitimini hukuk fakültesinden olmasından 
kaynaklı arabulucuya, uyuşmazlık konusu hakkında hukuki bilgi sahibi olması zorunluluğu ve beklentisi doğmaktadır. Bu nedenle bir hukukçuya yüklenen sorumlulukların bir arabulucuya da yükletilmesi düşünülebilir boyutta olup önerilen çözümler hukuki danışmanlık niteliğinde olarak değerlendirilebilmektedir. 
3. Arabulucunun ana mesleği avukat olmasından kaynaklı yine 
hukuk fakültesi mezunun sahip olduğu bilgisiyle ilişkilendirilebilir olup avukata yüklenen sorumluluklar arabulucuya da yükletilmesi düşünülebilir. Nitekim, avukatlık kanunu gereğince (35/A) avukatların da arabuluculuk yapma görevi olduğu ve imzalanan tutanakların ilam niteliğinde olduğu düşünülürse avukat arabulucuların, hem hukuki anlamda çözüm önerileri bulunabilmesi hem de hukuk bilgisinden kaynaklı görevlendirildiğinden ana mesleği avukat olmasından kaynaklı avukatlık sorumluluğu ile de bağdaştırılabilir.
4. Arabuluculuk Sözleşmesi sui generis sözleşmelerden olduğundan konuları taraflarca serbestçe belirlenebilecektir. Bu nedenle, Arabulucuya, arabuluculuk konusu uyuşmazlığın çözümü için tarafsız üçüncü kişi tarafından (arabulucu) bilgi ve belge toplanması için görevlendirilip bu bilgilere istinaden bir arabuluculuk süreci ve uyuşmazlığın giderilmesi amaçlandırılabilir. Hal böyle olunca, Tarafların arabulucunun avukatlık bilgilerinden de faydalanarak ve avukat arabulucunun da sözleşmesi gereği kendisine yüklenen borcu gereği gibi ifa etmek durumundadır; ihlal edilmesi durumunda avukatlık sorumluluğu gündeme gelebilecektir.
Buna göre, Alman Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bu karar Türkiye’de de Türk Hukukunca uygulanabilirliği çeşitli hükümlerin bir arada kullanılmasıyla olaya yorumlanabilip arabulucuların da avukatlık sorumluluğu çerçevesinde sorumlu tutulabilmesi düşünülebilirliği ve uygulanabilirliği muhtemel görülebilir.

VII. SONUÇ

Uygulanabilirliğini araştırdığım, Alman Anayasa Mahkemesinin bu önemli emsal kararını Türk Hukukunca da mümkün olup olmadığını tartışmak ve uygulanabilirliğini varsayılırsa dayanak bulup hukuk mantığı çerçevesinde kendimce yorumladım.
Henüz yeni gündeme düşen arabuluculuk müessesesinin yeterince ele alınmadığı kanaatine vararak bu tez çalışmanın hem kendime hem de Türk Hukukuna farklı bir bakış açısı sunmak adına bu çalışmayı sürdürdüm.Bütün Çalışma boyunca çok sınırlı sayıda kaynak bulmaktan mustarip olduğumu ve daha çok alman kaynaklardan faydalanıp (emsal kararın verilmesi nedeniyle birçok düşünceler paylaşılmıştır) Türk hukukunda yerleşmiş kurallarla bağdaştırmaya çalışarak Türk arabulucuların ana mesleği avukat (hukukçu) olmasından kaynaklı sorumluluk çerçevesi belirlenebileceği kanaatine vardım.Umarım bu çalışmam ile farklı bir bakış açısı sunabilmiş, farklı anlayışların bizlerce de uygulanabilirliğini tartışarak küçük de olsa faydam olmuştur.


VIII. ALMAN ANAYASA MAHKEMESİ KARARI TAM METİN


BUNDESGERICHTSHOF
IM NAMEN DES VOLKES 
URTEIL

IX ZR 34/17
in dem Rechtsstreit

Verkündet am:
21. September 2017 Preuß Justizangestellte
als Urkundsbeamtin der Geschäftsstelle

Nachschlagewerk: ja BGHZ: nein
BGHR: ja

BGB § 611 Abs. 1, § 675 Abs. 1

Übernimmt es der anwaltliche Mediator, einvernehmliche rechtliche Lösungsvorschläge zu entwickeln, kann eine Rechtsdienstleistung vorliegen; die Haftung des Mediators bestimmt sich dann regelmäßig nach den Maßstäben der Anwaltshaftung.

BGB § 280 Abs. 1, § 611 Abs. 1, § 675 Abs. 1

Ein anwaltlicher Mediator, der von Eheleuten zu dem Zweck beauftragt wird, mit ihnen eine einverständliche Scheidungsfolgenvereinbarung auch über den Versorgungsausgleich zu erarbeiten, ist einem Ehegatten wegen des Verlusts des Versorgungsausgleichs zu Schadensersatz verpflichtet, wenn er die für den Versorgungsausgleich maßgeblichen Tatsachen nicht feststellt und der von ihm nicht ordnungsgemäß unterrichtete Rechtsanwalt des geschädigten Ehegatten in dem Ehescheidungsverfahren einen Verzicht auf den Versorgungsausgleich erklärt.

BGH, Urteil vom 21. September 2017 - IX ZR 34/17 - OLG Stuttgart LG Tübingen

ECLI:DE:BGH:2017:210917UIXZR34.17.0

Der IX. Zivilsenat des Bundesgerichtshofs hat auf die mündliche Verhandlung vom 21. September 2017 durch den Vorsitzenden Richter Prof. Dr. Kayser, die Richter Prof. Dr. Gehrlein, Grupp, Dr. Schoppmeyer und Meyberg

für Recht erkannt:


Die Revision gegen das Urteil des 11. Zivilsenats des Oberlandesgerichts Stuttgart vom 26. Januar 2017 wird auf Kosten der Beklagten zurückgewiesen.

Von Rechts wegen

Tatbestand:

1 Die Eheleute B. und C.W. (nachfolgend: Ehefrau oder Ehemann) wandten sich an die von der beklagten Rechtsanwältin betriebene Schlichtungsstelle Reutlingen, um eine einvernehmliche und kostengünstige Ehescheidung durchzuführen. Im Anschluss an ein Erstgespräch erteilten die Eheleute der Beklagten auf deren Wunsch eine Vollmacht zur Einholung von Auskünften bei den für sie zuständigen Rentenversicherungsträgern. Zur Beschleunigung der Scheidung sollte die vermögensrechtliche Auseinandersetzung der Eheleute außerhalb des Scheidungsverfahrens im Rahmen einer Scheidungsfolgenvereinbarung stattfinden. Die Beklagte erhob im Rahmen eines mit beiden Eheleuten am 5. April 2011 geführten Gesprächs die für den Scheidungsantrag notwendigen tatsächlichen Angaben, die sie an Rechtsanwältin K. weiterleitete, die im gerichtlichen Scheidungsverfahren den Ehemann vertreten sollte.

2
Am 4. Mai 2011 reichte Rechtsanwältin K. , die zuvor weitere Auskünfte von der Beklagten eingeholt hatte, einen Scheidungsantrag bei dem Amtsgericht Reutlingen ein, nach dessen Inhalt ein Versorgungsausgleich unterbleiben sollte. Am 21. Juni 2011 übermittelte die Beklagte eine Mailnachricht an Rechtsanwältin K. , in der es auszugsweise heißt:

"Hallo C. , es sollte beantragt werden, den Verzicht auf Ehegattenunterhalt zu protokollieren (bitte NICHT den VA-Verzicht, es sei denn, es ist zwischen Dir und W. anders besprochen worden). Da wir aber den Vertrag jetzt in Kürze machen, braucht das nicht mehr sein, es wird in den Vertrag aufgenommen werden."

3 Die Beklagte unterrichtete durch eine Mailnachricht vom 1. Juli 2011 den Kläger, der die Ehefrau vertreten sollte, wie folgt über den Stand des Verfahrens:

"Gibt es den Vertrag W. einfach noch nicht. Auch wenn C. jetzt schon dreimal danach gefragt hat, gibt es ihn lediglich als Entwurf und Tischvorlage zum nächsten Gespräch (Vorauss. nächste Woche Donnerstag), und dann ist bislang noch nicht gesichert, dass der auch so unterschrieben wird (da gibt es noch ein zu besprechendes Problem mit Steuernachzahlungen); … Ich bin heil froh, dass einer von euch beiden bei den Terminen dabei sein wird ..."

4 In dem am 4. Juli 2011 bei dem Amtsgericht Reutlingen anberaumten Scheidungstermin stellte Rechtsanwältin K. für den Ehemann den Scheidungsantrag, dem die Ehefrau persönlich zustimmte. Erst bei Erörterung des Versorgungsausgleichs erschien der Kläger, der an diesem Tag erstmals mit der Ehefrau persönlich zusammentraf, im Gerichtssaal. Die Ehefrau erteilte dem Kläger mündlich das Mandat für den Versorgungsausgleich unter Befreiung von jeglicher Haftung. Anschließend erklärten der Kläger und Rechtsanwältin K. den Verzicht auf die Durchführung des Versorgungsausgleichs zu Protokoll des Gerichts. Der nunmehr verkündete Scheidungsbeschluss des Gerichts enthält die Feststellung, dass ein Versorgungsausgleich nicht stattfindet. Der Kläger bekundete für die Ehefrau und Rechtsanwältin K. für den Ehemann einen Rechtsmittelverzicht. Seine Tätigkeit stellte der Kläger mit dem Betrag von 100 € der Ehefrau in Rechnung. Von den gegenüber dem Ehemann berechneten Gebühren über 1.819 € führte Rechtsanwältin K.vereinbarungsgemäß einen Betrag von 1.519 € an die Beklagte ab.


5
Die im Anschluss an die mündliche Verhandlung zum Versorgungsaus- gleich eingeholten Auskünfte ergaben zugunsten der Ehefrau einen auszugleichenden Kapitalwert in Höhe von 94.263,33 €. Die Ehefrau nahm den Kläger in einem Vorprozess auf Schadensersatzleistung in Anspruch. Dieser verpflichtete sich durch einen gerichtlichen Vergleich, an die Ehefrau 64.094 € zu bezahlen.

6 Mit vorliegender Klage nimmt der Kläger, der sich die auf seine Haftpflichtversicherung übergegangenen Ansprüche rückabtreten ließ, die Beklagte im Wege des Gesamtschuldnerausgleichs unter Einschluss der ihm in dem Vorverfahren entstandenen Kosten auf Zahlung von 43.360,05 € in Anspruch. Nach Abweisung der Klage durch das Erstgericht hat das Berufungsgericht dem Begehren in Höhe von 32.047 € stattgegeben. Dagegen richtet sich die von dem Berufungsgericht zugelassene Revision der Beklagten. 
Entscheidungsgründe:


7
Die Revision hat keinen Erfolg.

I.

8 Das Berufungsgericht hat zur Begründung seiner Entscheidung ausgeführt:

9 Auf den zwischen der Ehefrau und der Beklagten geschlossenen Mediationsvertrag fänden die Grundsätze der Anwaltshaftung Anwendung. Die Ehe- frau habe wegen des unterbliebenen Versorgungsausgleichs einen Schadensersatzanspruch gegen die Beklagte, weil die Beratung über die Folgesache Versorgungsausgleich von dem Mediationsvertrag umfasst gewesen sei. Die Beklagte sei als anwaltliche Mediatorin zur umfassenden Sachverhaltsaufklärung im Zusammenhang mit den Zielvorstellungen der Beteiligten verpflichtet gewesen. Spätestens im Termin vom 5. April 2011 habe die Beklagte gegen- über der Ehefrau klarstellen müssen, dass die Auskünfte zum Versorgungsaus- gleich nunmehr durch das Gericht einzuholen seien und ausschließlich das Gericht die Übertragung der Anwartschaften anordnen könne.

10 Die Beklagte habe ihre Überwachungs- und Sorgfaltspflichten aus dem Mediationsvertrag auch im Rahmen des Ehescheidungsverfahrens verletzt. Als gewissenhafte Rechtsanwältin hätte sie sich im Interesse beider Mandanten den ausformulierten Scheidungsantrag vor Einreichung bei Gericht vorlegen lassen müssen, um Übertragungsfehler oder Missverständnisse auszuschließen.


11
Die Pflichtverletzung der Beklagten sei für den eingetretenen Schaden ursächlich geworden. In Kenntnis des bestehenden Ausgleichsanspruchs sei überwiegend wahrscheinlich, dass die Ehefrau den Kläger nicht für die Abgabe eines Verzichts auf den Versorgungsausgleich und einen anschließenden Rechtsmittelverzicht mandatiert hätte. Durch die Beauftragung des Klägers und die von ihm ohne nähere Information vor Gericht abgegebenen Verzichtserklärungen sei der Zurechnungszusammenhang nicht unterbrochen worden. Die Beklagte habe durch ihre mangelnde Kontrolle die fehlerhaften Angaben im Scheidungsantrag mit zu verantworten, auf dessen Grundlage der Kläger die Verzichtserklärung abgegeben habe. Durch ihre Mailnachricht an Rechtsanwältin K. habe die Beklagte ihren Überwachungspflichten nicht genügt, weil der vermeintliche Warnhinweis nicht hinreichend deutlich gewesen sei. Im Übrigen sei Rechtsanwältin K. falsche Adressatin einer Warnung gewesen, weil sie ausschließlich die Interessen des Ehemannes vertreten habe. Auch führe es nicht zu einer Unterbrechung des Kausalverlaufs, dass das Amtsgericht versäumt habe, sich die Vereinbarung der Beteiligten über den Verzicht auf den Versorgungsausgleich vorlegen zu lassen.

12 Die Beklagte könne sich nicht auf ein eigenes Mitverschulden der Ehe- frau an der Schadensentstehung berufen. Ebenso könne das Verschulden des Klägers der Ehefrau nicht angerechnet werden. Der Ehefrau sei ein Schaden entstanden, weil die Übertragung von Rentenanwartschaften in Höhe eines Kapitalwerts von 94.263,33 € auf ihr Rentenkonto unterblieben sei. Die Beklagte hafte auf die Hälfte des der Ehefrau bezahlten Schadensersatzes von 64.094 €. Vorliegend erscheine es angemessen, dass die Beklagte in dem vom Kläger geltend gemachten Umfang von ein Halb im Innenverhältnis hafte. Die Beklagte habe in ihrer Eigenschaft als Mediatorin als einzige Beteiligte vor dem Ehescheidungstermin persönlichen Kontakt mit den Eheleuten gehabt. Diese hätten sich ausschließlich auf die Aussagen der Beklagten verlassen. Die Beklagte habe sowohl das Honorar für die Mediation als auch das überwiegende Honorar für das Ehescheidungsverfahren vereinnahmt, so dass sie auch in wirtschaftlicher Hinsicht als die Beherrschende des Verfahrens anzusehen sei.
II.

13 Diese Ausführungen halten rechtlicher Prüfung stand. Dem Kläger steht gegen die Beklagte gemäß § 426 Abs. 1 Satz 1 BGB sowie gemäß § 426 Abs. 2 Satz 1, § 611 Abs. 1, § 675 Abs. 1, § 280 Abs. 1 Satz 1, § 398 BGB,
§ 86 Abs. 1 Satz 1 VVG ein Ausgleichsanspruch in Höhe von 32.047 € zu.


14
1. Zutreffend hat das Berufungsgericht angenommen, dass sich die Be- klagte als Mediatorin gegenüber der Ehefrau nach § 280 Abs. 1 Satz 1, § 611 Abs. 1, § 675 Abs. 1 BGB schadensersatzpflichtig gemacht hat, weil in dem Ehescheidungsverfahren zu ihrem Nachteil ein Versorgungsausgleich nicht durchgeführt wurde.

15 a) Die Beklagte ist im Streitfall für die Eheleute als Mediatorin tätig geworden.

16 Die Eheleute haben sich an die von der Beklagten geführte Schlichtungsstelle gewandt, um eine einvernehmliche Scheidung durchzuführen. Die Beklagte hat die Eheleute ohne Wahrnehmung eigener Entscheidungskompetenz dabei unterstützt, eine den beiderseitigen Interessen entsprechende Scheidungsfolgenvereinbarung zu treffen. Zweck der Inanspruchnahme der Beklagten war eine Lösung der Scheidungsfolgen im Wege einer einverständlichen Scheidung (vgl. Mähler/Mähler in Haft/Schlieffen, Handbuch Mediation 3. Aufl. § 31 Rn. 7). Soweit die Beklagte rechtliche Lösungsvorschläge entwickelte, war sie als anwaltliche Mediatorin zu einer solchen Rechtsdienstleistung berechtigt (Jost in Haft/Schlieffen, aaO § 29 Rn. 22; Mähler/Mähler in Haft/ Schlieffen, aaO § 31 Rn. 83).

17 b) Die Beklagte hat ihre Pflichten aus dem Mediationsvertrag gegenüber der Ehefrau verletzt.

18 aa) Der Vertrag zwischen dem anwaltlichen Mediator und den Konfliktparteien ist regelmäßig als mehrseitiger Anwaltsdienstvertrag im Sinne von
§ 611 Abs. 1, § 675 Abs. 1 BGB zu verstehen (OLG Hamm, MDR 1999, 836; Rinkler, in G. Fischer/Vill/D. Fischer/Rinkler/Chab, Handbuch der Anwaltshaftung, 4. Aufl., § 1 Rn. 181; Heinemann in Vollkommer/Greger/Heinemann, Anwaltshaftungsrecht, 4. Aufl., § 2 Rn. 9; Fischer in Haft/Schlieffen, aaO § 25 Rn. 67; Fahrendorf in Fahrendorf/Mennemeyer/Terbille, Die Haftung des Rechtsanwalts, 8. Aufl., Rn. 1772), so dass der Mediator nach anwaltsrechtlichen Grundsätzen haften kann.

19 (1) Die Mediation gehört zum Berufsbild des Rechtsanwalts (§ 18 BORA). Schon bisher war weithin anerkannt, dass auf der Grundlage eines gemeinsamen Auftrags eine gemeinsame Beratung von Ehegatten durch einen Anwalt mit dem Ziel einer einvernehmlichen Scheidung im Grundsatz zulässig ist (vgl. BGH, Urteil vom 19. September 2013 - IX ZR 322/12, WM 2014, 87 Rn. 8; Henssler in Henssler/Prütting, BRAO, 4. Aufl., § 43a Rn. 203). Jedenfalls unbedenklich ist eine anwaltliche Tätigkeit als Mediator in Ehesachen, die im Einverständnis der Ehepartner auf den Versuch einer gütlichen Einigung der Vermögensinteressen gerichtet ist (Henssler, aaO § 43a Rn. 179). Scheitert die Mediation, darf allerdings der Anwalt keinen der Ehegatten weiter vertreten (vgl. BGH, Urteil vom 19. September 2013, aaO Rn. 10).

20 (2) Übt ein Rechtsanwalt die Tätigkeit eines Mediators aus, liegt darin kein Verstoß gegen das Verbot der Wahrnehmung widerstreitender Interessen, weil der Anwalt im Auftrag beider Konfliktparteien als Vermittler handelt, deren gemeinsames Interesse an einer einvernehmlichen Konfliktlösung verfolgt und gemäß § 2 Abs. 3 Satz 1, § 3 Abs. 1 MediationsG zur unparteiischen Verhandlungsführung verpflichtet ist (Greger/Heinemann in Vollkommer/Greger/Heinemann, aaO § 28 Rn. 10d). Mithin bestimmt sich die Haftung des Anwaltsmediators grundsätzlich nach den Maßstäben der Anwaltshaftung, wobei die Besonderheiten dieser anwaltlichen Schlichtungstätigkeit zu berücksichtigen sind (Fahrendorf, aaO Rn. 1773; Rinkler, aaO § 1 Rn. 180; Heinemann, aaO § 2 Rn. 9).

21 bb) Eine Pflichtverletzung des Mediators liegt vor, wenn seine Tätigkeit dem vereinbarten Leistungsstandard nicht entspricht (Unberath in Greger/Unberath, MediationsG, 2012, § 2 Rn. 86; Gläßer in Klowait/Gläßer, MediationsG, 2014, § 2 Rn. 33). Im Falle einer Pflichtverletzung haftet der Mediator und schuldet Schadensersatz (BT-Drucks. 17/5335, S. 16; Jost in Haft/Schlieffen, Handbuch Mediation, 3. Aufl., § 29 Rn. 5 ff).

22 Ob dem Mediator eine Pflichtverletzung vorzuwerfen ist, hängt von dem konkreten Inhalt des mit ihm geschlossenen Vertrages ab. Im Streitfall war die Tätigkeit der beklagten, als Rechtsanwältin zugelassenen Mediatorin darauf gerichtet, mit den Parteien eine einvernehmliche Auseinandersetzung der vermögensrechtlichen Folgen ihrer gescheiterten Ehe zu entwickeln. Zu diesem Zweck hatte die Beklagte sachverhaltsaufklärend tätig zu werden, um unter Einbeziehung der von den Konfliktparteien eingebrachten rechtlichen Gesichts- punkte und Fragen eine gleichgewichtige, den Interessen beider Seiten gerecht werdende einvernehmliche Konfliktlösung zu ermöglichen (Fahrendorf, aaO Rn. 1775; Fischer in Haft/Schlieffen, aaO § 25 Rn. 79). Als Anwaltsmediatorin hatte die Beklagte die Belehrungen und Hinweise zu erteilen, die in der konkreten Situation einem Anwalt obliegen (Friedrichsmeier/Hammann in Haft/ Schlieffen, aaO § 48 Rn. 41), und für deren Richtigkeit einzustehen (Jost in Haft/Schlieffen, aaO § 29 Rn. 23). Aufklärungsfehler und unterlassene Warnungen über drohende Rechtsverluste, die den Mediator in gleichem Maße gegen- über allen Beteiligten treffen (Unberath in Greger/Unberath, MediationsG, 2012,
§ 2 Rn. 26), können eine Haftung begründen (Gläßer in Klowait/Gläßer, MediationsG, 2014, § 2 Rn. 37).

23 cc) Die Beklagte hat diesem Pflichtenkreis nicht genügt, weil sie entgegen ihrem Auftrag die tatsächlichen Grundlagen für etwaige Versorgungsausgleichsansprüche nicht ermittelt hat.

24 (1) Die Eheleute hatten die Beklagte zu dem Zweck beauftragt, im Rahmen der von ihnen gewünschten einvernehmlichen Ehescheidung eine ausgewogene Regelung ihrer wechselseitigen vermögensrechtlichen Ansprüche herbeizuführen. Ein zentraler Aspekt der vermögensrechtlichen Auseinandersetzung bildet bei einer Ehescheidung in aller Regel der Versorgungsausgleich. Vor diesem Hintergrund hatte sich die Beklagte aus eigener Initiative von den Eheleuten eine Vollmacht erteilen lassen, um die beiderseitigen Versorgungsanwartschaften im Blick auf einen etwaigen Ausgleich festzustellen. Der Pflicht, die Grundlage für eine einvernehmliche Regelung des Versorgungsausgleichs zu schaffen, ist die Beklagte jedoch nicht nachgekommen, weil bis zu dem Zeit- punkt, als die Eheleute vor Gericht einen bindenden, wechselseitigen Verzicht auf den Versorgungsausgleich erklärten, die maßgeblichen Werte nicht erhoben worden waren.

25 (2) Die Beklagte hätte die Eheleute im Blick auf den in Aussicht genommenen Scheidungstermin ausdrücklich darüber unterrichten müssen, bislang keine Feststellungen zu einem etwaigen Versorgungsausgleich erlangt zu haben, so dass in diesem Punkt keine Grundlage für eine abschließende Einigung gegeben war. Dies gilt insbesondere im Verhältnis zu der Ehefrau, weil der Be- klagten nach den Feststellungen des Berufungsgerichts bewusst war, dass sich der Versorgungsausgleich zu deren Gunsten auswirken würde. Es kann dahin stehen, ob die Beklagte verpflichtet war, den Verlauf des gerichtlichen Scheidungsverfahrens zu begleiten und zu überwachen. Jedenfalls hätte die Beklagte die von ihr für die Vertretung der Eheleute eingesetzten Rechtsanwälte vor Anrufung des Gerichts zutreffend und umfassend über den Stand des Einigungsversuchs und die für die Bemessung des Versorgungsausgleichs fehlenden tatsächlichen Grundlagen informieren müssen. Dies ist indessen nicht geschehen. Darum ist der Beklagten vorzuwerfen, dass die - nur vorläufigen - Ergebnisse der zwischen den Eheleuten im Rahmen der Mediation getroffenen Verständigung in den Erklärungen vor Gericht nicht zutreffend zum Ausdruck kamen (vgl. BGH, Beschluss vom 11. Februar 2010 - IX ZR 141/09, Rn. 5).

26 2. Der Ehefrau ist infolge der Pflichtverletzung der Beklagten durch den Verlust des Versorgungsausgleichs ein Schaden entstanden.

27 a) Zur Beantwortung der Frage, welchen Schaden die Pflichtverletzung zur Folge hatte, ist zu prüfen, welchen Verlauf die Dinge bei pflichtgemäßem Verhalten genommen hätten und wie die Vermögenslage des Betroffenen sein würde, wenn der Rechtsanwalt oder Mediator die Pflichtverletzung nicht begangen, sondern pflichtgemäß gehandelt hätte. Sofern die Pflichtverletzung in einer Unterlassung besteht, muss untersucht werden, wie die Dinge bei pflichtgemäßem positiven Handeln verlaufen wären. Es muss also hinzugedacht werden, dass der Schädiger seine Pflichten ordnungsgemäß erfüllt hätte (BGH, Urteil vom 22. März 1990 - IX ZR 128/89, NJW 1990, 2128, 2129). Bei der hypothetischen Betrachtung, wie sich der Sachverhalt bei pflichtgemäßem Handeln des Mediators entwickelt hätte, muss hinweggedacht werden, dass der Mandant die Hilfe eines Rechtsanwalts in Anspruch genommen hat, der seinerseits die not- wendigen rechtlichen Schritte versäumt hat (BGH, aaO).

28 b) Der im Verlust des Versorgungsausgleichs sich verkörpernde Schaden der Ehefrau beruht auf der Pflichtverletzung der Beklagten.

29 aa) Bei einem pflichtgemäßen Hinweis auf die bislang fehlenden Informationen zu dem Versorgungsausgleich an die Ehefrau oder den Kläger als ihren Prozessbevollmächtigten hätte die Ehefrau mit Rücksicht auf etwaige ihr zu- stehende Ansprüche insoweit keinen Verzicht erklärt. Aus Sicht der Ehefrau kam unter wirtschaftlichen Erwägungen alleine die Alternative in Frage, zur Vermeidung etwaiger Nachteile vor Klärung der tatsächlichen Grundlagen von einem Verzicht auf den Versorgungsausgleich abzusehen (vgl. BGH, Urteil vom 16. Juli 2015 - IX ZR 197/14, WM 2015, 1622 Rn. 26). Mithin bildet das Unter- lassen der Beklagten die Ursache für den der Ehefrau entstandenen Schaden.

30 bb) Der Zurechnungszusammenhang ist ungeachtet der von der Klägerin erteilten Hinweise gegeben.

31 (1) Der Zurechnungszusammenhang wird nicht dadurch unterbrochen, dass nach dem pflichtwidrig handelnden Anwalt eine andere rechtskundige Person mit der Angelegenheit befasst worden ist und noch in der Lage gewesen wäre, den Schadenseintritt zu verhindern, wenn sie die ihr obliegende Sorgfaltspflicht beachtet hätte. Die Zurechnungsgrenze ist erst dann überschritten, wenn der erste Rechtsanwalt den später mandatierten Kollegen noch rechtzeitig vor Eintritt des Schadens auf den Fehler hinweist und jener trotzdem aus sachwidrigen Erwägungen die gebotene Maßnahme unterlässt (BGH, Urteil vom 1. März 2007 - IX ZR 261/03, BGHZ 171, 261 Rn. 45).

32 (2) Eine solche Konstellation ist im Streitfall nicht gegeben. Es fehlt an einem eindeutigen schadensverhindernden Hinweis der Beklagten, dass ein Verzicht auf den Versorgungsausgleich zwingend unterbleiben musste.

33 Der Auftraggeber muss imstande sein, nach den erhaltenen Hinweisen seine Interessen sachgerecht wahrzunehmen (vgl. BGH, Urteil vom 23. Februar 2012 - IX ZR 92/08, WM 2012, 758 Rn. 11). Ein Rechtsanwalt oder Mediator genügt seiner Hinweispflicht gegenüber der Partei darum nur, wenn er eine unmissverständliche Belehrung erteilt (vgl. BGH, Urteil vom 9. Juni 2011
- IX ZR 75/10, WM 2011, 1484 Rn. 16). Daran fehlt es im Streitfall, weil die Be- klagte die im Ehescheidungsverfahren tätigen Rechtsanwälte nicht ordnungs- gemäß darüber unterrichtet hat, keine bindende Abrede über den Versorgungsausgleich einzugehen.

34 (a) Die Beklagte hat es bereits versäumt, der Ehefrau selbst oder dem Kläger als ihrem anwaltlichen Vertreter den gebotenen Hinweis zu erteilen, dass die tatsächlichen Grundlagen für eine einverständliche Regelung über den Versorgungsausgleich fehlen. Die Durchführung des Versorgungsausgleichs lag, wie der Beklagten nach den Feststellungen des Berufungsgerichts bekannt war, vor allem im Interesse der Ehefrau. Deswegen musste zur Vermeidung eines drohenden Rechtsverlusts (vgl. Jost in Haft/Schlieffen, Handbuch Mediation, 3. Aufl. § 29 Rn. 11; Gläßer in Klowait/Gläßer, MediationsG, 2014, § 2 Rn. 33) der Rat, gegenwärtig von einer abschließenden Regelung des Versorgungsausgleichs Abstand zu nehmen, zumindest dem anwaltlichen Vertreter der Ehefrau erteilt werden. Treffen den Anwaltsmediator die Hinweispflichten eines Rechtsanwalts (Friedrichsmeier/Hammann in Haft/Schlieffen, aaO § 48 Rn. 41), muss die Belehrung an die vornehmlich betroffene Partei gerichtet werden (Brieske in Henssler/Koch, Mediation in der Anwaltspraxis, 2. Aufl., § 12 Rn. 21, 36 ff; vgl. BGH, Urteil vom 23. Februar 2012 - IX ZR 92/08, WM 2012, 758 Rn. 12). Dies entspricht dem in § 2 Abs. 3 MediationsG verankerten Grundsatz der Allparteilichkeit, demzufolge sämtlichen Beteiligten die gebotenen Hinweise zu geben sind (Greger in Greger/Unberath, MediationsG, 2012,
§ 3 Rn. 39). Diese Würdigung steht mit der Regelung des § 432 Abs. 1 Satz 1 BGB in Einklang, wonach bei einer Mitgläubigerschaft Auskunftsansprüche gegenüber allen Mitberechtigten zu erfüllen sind (BGH, Urteil vom 7. Dezember 1995 - III ZR 81/95, ZIP 1996, 384 f). Das Mailschreiben der Beklagten an den Kläger als Vertreter der Ehefrau vom 1. Juli 2011 enthielt lediglich die Unterrichtung, dass zwischen den Eheleuten noch keine vertragliche Abrede erfolgt war, aber keine Information darüber, dass die Auskünfte über den Versorgungsaus- gleich nicht eingeholt worden waren und deshalb insoweit keine abschließen- den Erklärungen abgegeben werden durften. Vielmehr legte der Hinweis auf die alsbald abzuschließende Scheidungsfolgenvereinbarung nahe, dass zwischen den Eheleuten eine Verständigung unmittelbar bevorstand.


35
(b) Letztlich kann offen bleiben, ob die Beklagte ihrer Hinweispflicht alleine durch eine Mitteilung gegenüber Rechtsanwältin K. genügen konnte, die von der Ehefrau nicht bevollmächtigt worden war und als anwaltliche Vertreterin des Ehemannes alleine dessen Interessen, die denen der Ehe- frau entgegengesetzt waren, zu fördern hatte. Jedenfalls ergibt sich eine hinreichend deutliche unmissverständliche Warnung (vgl. BGH, Urteil vom 9. Juni 2011, aaO) nicht aus der Mailnachricht der Beklagten vom 21. Juni 2011 an Rechtsanwältin. Darin wird die Aufforderung, von einem Verzicht auf den Versorgungsausgleich abzusehen, eingeschränkt und ausdrücklich von dem Ergebnis einer Besprechung zwischen Rechtsanwältin K. und den Eheleuten abhängig gemacht. Diese den Verzicht auf den Versorgungsausgleich nicht zwingend ausschließende Weisung war schon deshalb fehlerhaft, weil die Eheleute mangels Kenntnis der wechselseitigen Anwartschaften zu diesem Zeitpunkt keine eigenverantwortliche Entscheidung über den Versorgungsausgleich treffen konnten. Der nachfolgende Hinweis, der Verzicht werde in den in Kürze abzuschließenden Vertrag aufgenommen, brachte wegen der darin zum Ausdruck kommenden Ankündigung einer Verständigung diesen Inhalts gerade nicht zweifelsfrei zum Ausdruck, dass gegenwärtig auf keinen Fall ein Verzicht auf den Versorgungsausgleich erklärt werden durfte. Die Beklagte hat es hier in Kenntnis der fehlenden für den Versorgungsausgleich maßgeblichen Grundlagen versäumt, eindeutig darauf hinzuwirken, dass über diesen rechtlichen Gesichtspunkt keine unumkehrbare Entscheidung ergeht. Bei dieser Sachlage kann weder dem Kläger noch Rechtsanwältin K. vorgeworfen werden, den Hinweis aus sachwidrigen Gründen nicht beachtet zu haben.

36 c) Schließlich wird der Zurechnungszusammenhang nicht im Hinblick auf den Beratungsfehler des Klägers, ohne jede Kenntnis der Sachlage zum Nachteil seines Mandanten auf Ansprüche zu verzichten, unterbrochen.


37
aa) Greifen mehrere Personen in ein schadensträchtiges Geschehen ein, so entlasten sie regelmäßig nicht den Erstschädiger, sondern begründen - zum Schutz des Geschädigten - allenfalls eine eigene, zusätzliche Haftung. Das Verhalten Dritter beseitigt allgemein die Schadenszurechnung im Verhältnis zu früheren Verursachern nur, sofern es als gänzlich ungewöhnliche Beeinflussung des Geschehensablaufs zu werten ist. Dementsprechend wird der von einer früheren Vertragsverletzung eines Rechtsanwalts oder Mediators ausgehende Zurechnungszusammenhang grundsätzlich nicht dadurch unterbrochen, dass nach dem pflichtwidrig handelnden Anwalt oder Mediator eine andere rechts- kundige Person mit der Angelegenheit befasst worden ist und noch in der Lage gewesen wäre, den Schadenseintritt zu verhindern, wenn sie die ihr obliegende Sorgfaltspflicht beachtet hätte (BGH, Urteil vom 13. März 2003 - IX ZR 181/99 FamRZ 2003, 838, 844). Etwas anderes gilt lediglich dort, wo der zweite Anwalt eine Entschließung trifft, die schlechterdings unverständlich, also gemessen an sachgerechter Berufsausübung sachfremd und nicht nachvollziehbar erscheint oder den Geschehensablauf so verändert, dass der Schaden bei wertender Betrachtungsweise in keinem inneren Zusammenhang zu der von einem früheren Rechtsanwalt oder Mediator zu vertretenen Vertragsverletzung steht (BGH, Ur- teil vom 10. Oktober 1996 - IX ZR 294/95, NJW 1997, 250, 253; vom 29. November 2001 - IX ZR 278/00, WM 2002, 504, 508).

38 bb) Diese Voraussetzungen sind hier nicht gegeben. Zwar hat der Kläger im Streitfall einen Verzicht auf den Versorgungsausgleich für die Ehefrau als seine Mandantin - sozusagen blind - erklärt, ohne über die zugrunde liegenden Sach- und Rechtsfragen auch nur ansatzweise orientiert zu sein. Ein solches Verhalten ist, wenn der Rechtsanwalt alleinverantwortlich tätig wird, als sach- fremd und nicht nachvollziehbar zu bewerten. Im Streitfall ist jedoch zu beachten, dass sowohl Rechtsanwältin K. als Vertreterin des Ehemanns wie auch der Kläger als Vertreter der Ehefrau auf Veranlassung der Beklagten eingesetzt wurden, um die unter ihrer Mitwirkung erzielte Verständigung der Ehegatten im Rahmen des gerichtlichen Scheidungsverfahrens umzusetzen. Dies entsprach nach den Feststellungen des Berufungsgerichts einer ständigen, zwischen der Beklagten, dem Kläger und Rechtsanwältin K. geübten Verfahrensweise, in deren Rahmen das von den Ehegatten zu entrichtende Anwaltshonorar vereinbarungsgemäß im Wesentlichen auf die Beklagte entfiel. Bei dieser Sachlage war in erster Linie die Beklagte dafür verantwortlich, dass die unter ihrer Federführung erzielte Verständigung der Ehegatten auch Eingang in das gerichtliche Scheidungsverfahren fand (vgl. OLGReport Düsseldorf 1998, 40, 44). Aufgrund der von dem Berufungsgericht festgestellten ständigen Zusammenarbeit mit der Beklagten durfte der Kläger mangels eines an ihn gerichteten eindeutigen Warnhinweises davon ausgehen, dass der von Rechtsanwältin K. formulierte Antrag das Ergebnis der Mediation darstellte und er mit einer entsprechenden Antragstellung den Interessen seiner Partei diente. Durfte der Beklagte auf eine umfassende Anspruchsklärung vertrauen, ist es ohne Bedeutung, ob aus seiner Sicht zwischen den Eheleuten unter dem Dach des Zugewinns eine Verständigung auch über den Versorgungsausgleich bereits erfolgt war oder erst noch erfolgen sollte. Konnte der Kläger annehmen, dass der Antrag die zwischen den Parteien hergestellte Einigung wiedergab, kann auch in dem von ihm erklärten Rechtsmittelverzicht, zu- mal die Einschaltung der Beklagten kostenträchtige Rechtsmittelverfahren gerade vermeiden sollte, kein schlechterdings unvertretbarer Fehler erblickt wer- den.

39 d) Ebenso kann dahinstehen, ob dem Amtsgericht Reutlingen ein Fehler vorzuwerfen ist, weil es festgestellt hat, dass ein Versorgungsausgleich nicht
stattfindet, ohne die Vereinbarung der Partei auf Wirksamkeit und Durchsetzungshindernisse zu prüfen (§ 6 Abs. 2 VersAusglG).

40 Hat der Anwalt oder Mediator eine ihm übertragene Aufgabe nicht sach- gerecht erledigt und auf diese Weise zusätzliche tatsächliche oder rechtliche Schwierigkeiten hervorgerufen, sind die dadurch ausgelösten Wirkungen ihm grundsätzlich zuzurechnen. Folglich haftet er für die Folgen eines gerichtlichen Fehlers, sofern dieser auf Problemen beruht, die der Anwalt oder Mediator durch eine Pflichtverletzung erst geschaffen hat oder bei vertragsgemäßem Arbeiten hätte vermeiden müssen. Etwaige Versäumnisse des Gerichts schließen die Mitverantwortung für eigenes Versehen grundsätzlich nicht aus (BGH, Urteil vom 10. Dezember 2015 - IX ZR 272/14, WM 2016, 180 Rn. 8 mwN). Ein etwaiger Fehler des Gerichts kann hier außer Betracht bleiben, weil er auf die Pflichtverletzung der Beklagten zurückgeht. Die Ehefrau hätte bei zutreffender Belehrung durch die Beklagte einen Verzicht auf den Versorgungsausgleich nicht erklärt.

41 3. Verschuldet der Rechtsanwalt oder Mediator, dass der Abschluss einer Scheidungsfolgenvereinbarung über den Ausgleich von Ansprüchen auf Versorgungsausgleich unterbleibt, so ist der in dem Verlust von Rentenanwartschaften liegende Schaden durch Zahlung desjenigen Betrages an den Versicherer auszugleichen, der erforderlich ist, um entsprechende Anwartschaften neu zu begründen (BGH, Urteil vom 15. April 2010 - IX ZR 223/07, NJW 2010, 1961 Rn. 7 f). Zwar sind der Kläger und die Ehefrau in dem Vorprozess nicht in dieser Weise verfahren, sondern haben sich auf eine vergleichsweise Zahlung des Klägers von 64.094 € an die Ehefrau verständigt. Die Beendigung einer rechtlichen Auseinandersetzung durch Vergleich kann jedoch grundsätzlich ein sachgemäßes Verhalten sein, das auf die Zurechnung des Schadens zum haftungsbegründenden Verhalten des Schuldners keinen Einfluss hat (BGH, Urteil vom 14. Juni 2012 - IX ZR 145/11, BGHZ 193, 297 Rn. 44). Beanstandungen gegen diese Vorgehensweise des Klägers, dem mangels Wahrung der Schrift- form von der Ehefrau keine wirksame Haftungsbefreiung gewährt worden war (§ 126 BGB, § 51a Abs. 1 Nr. 1 BRAO aF, § 52 Abs. 1 Nr. 1 BRAO), hat die Beklagte nicht erhoben.

42 4. Schließlich ist nicht zu beanstanden, dass das Berufungsgericht im Rahmen des Gesamtschuldnerausgleichs von einem Verursachungsbeitrag der Parteien von je ein Halb ausgegangen ist.

43 a) Der Kläger und die Beklagte haften der Ehefrau als Gesamtschuldner (§ 426 BGB).

44 aa) Rechtsanwälte, die jeweils im Rahmen ihrer selbständigen Pflichtenkreise zum Schaden des Mandanten schuldhaft beigetragen haben, haften diesem grundsätzlich als Gesamtschuldner. In einem solchen Falle hat sich nämlich der geschädigte Auftraggeber nicht im Sinne der Vorschrift des § 278 BGB, die im Rahmen des § 254 BGB entsprechend anzuwenden ist, des zweiten Anwalts bedient, um eine im eigenen Interesse gebotene Obliegenheit zur Abwendung oder Minderung seines Schadens zu erfüllen; nur unter einer solchen Voraussetzung darf das Verschulden eines Dritten dem Geschädigten als Mitverschulden zugerechnet werden (BGH, Urteil vom 20. Januar 1994 - IX ZR 46/93, WM 1994, 948, 949).

45 bb) Diese Grundsätze gelten auch, wenn es sich bei den möglichen Schädigern um verschiedene Organe der Rechtspflege - etwa einen Rechtsanwalt und einen Notar - handelt. Weder darf sich der Rechtsanwalt auf die von Amts wegen bestehenden Prüfungs- und Belehrungspflichten des Notars verlassen, noch darf der Notar von der Erfüllung der ihm obliegenden Prüfungs- und Belehrungspflichten gegenüber den anwaltlich beratenen Beteiligten absehen, solange nicht feststeht, dass diese tatsächlich umfassend informiert sind (BGH, Urteil vom 18. März 1993 - IX ZR 120/92, NJW 1993, 1779, 1781). Glei-
ches gilt im Verhältnis eines Mediators zu einem Rechtsanwalt. Auch hier kann keiner von beiden Beteiligten darauf bauen, dass die ihn treffenden Belehrungspflichten von der anderen Seite wahrgenommen werden. Dies gilt auch für den Streitfall, in welchem zunächst die Beklagte als Mediatorin und sodann der Kläger als Prozessvertreter tätig wurde.

46 b) Die angefochtene Entscheidung ist nicht zu beanstanden, soweit sie von gleichen Verursachungsbeiträgen der Parteien ausgeht.

47 aa) Gemäß § 426 Abs. 1 Satz 1 BGB sind Gesamtschuldner im Verhältnis zueinander zu gleichen Anteilen verpflichtet, soweit nicht ein anderes bestimmt ist. Sind der Prozessanwalt und der Verkehrsanwalt gemeinsam für einen Schaden verantwortlich, weil jeder in seinem eigenen Verantwortungsbereich eine Schadensursache pflichtwidrig und schuldhaft gesetzt hat, haften sie als Gesamtschuldner (OLG Köln, NJW-RR 1995, 1401, 1402). Die Höhe des Ausgleichsanspruchs richtet sich nach dem Maß der Verursachung und des Verschuldens im Einzelfall.

48 bb) Soweit das Berufungsgericht hier eine gleichmäßige Haftung der Parteien zugrunde legt, ist dies revisionsrechtlich nicht zu beanstanden. Der Be- klagten ist vorzuwerfen, keine Vorsorge dafür getroffen zu haben, dass mangels einer im Zuge der Mediation erfolgten Vorklärung in dem nachfolgenden gerichtlichen Verfahren eine bindende Verständigung der Ehegatten über den Versorgungsausgleich unterbleibt. Demgegenüber hat der Kläger pflichtwidrig die Prüfung versäumt, ob tatsächlich ein Verzicht auf den Versorgungsaus- gleich erklärt werden sollte. Bei der Abwägung fällt zum Nachteil der Beklagten weiter ins Gewicht, dass sie über die Mediation hinaus auch auf das gerichtliche Scheidungsverfahren maßgeblichen Einfluss genommen hat. Die Bevollmächtigten der Ehegatten haben das Verfahren nach Weisung der Beklagten geführt und hierfür nur eine geringfügige Vergütung erhalten. Bei dieser Sachlage sind gleichmäßige Haftungsquoten jedenfalls revisionsrechtlich nicht zu beanstanden.

Kayser Gehrlein Grupp Schoppmeyer Meyberg

Vorinstanzen:
LG Tübingen, Entscheidung vom 25.07.2016 - 2 O 342/15 - OLG Stuttgart, Entscheidung vom 26.01.2017 - 11 U 4/16


IX. KAYNAKÇA

A. Basılı Kaynaklar

Özbek, Mustafa Serdar, (2013), Alternatif Uyuşmazlık Çözümü, 3. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara
Görkem, Zeynep Ezgi, (2015), Arabuluculuk sürecinde Arabulucunun Hukuki Statüsü-Hakları-Yükümlülükleri, Yüksek Lisans Tezi, A.Ü.H.F. Kütüphanesi, Ankara
Demir, Şamil, (2014), Arabulucunun Hukuki Sorumluluğu, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Sempozyumu-1), İstanbul
Yazıcı Tıktık, Çiğdem, (2013), Arabuluculukta Gizliliğin Korunması, On İki Levha Yayınları, İstanbul
Hinrichs, Ulrike, (2014), Praxishandbuch Mediationsgesetz, Walter de Gruyter GmbH, Berlin
B. İnternet Kaynakları

https://www.gesetze-im-internet.de/bgb/__675.html
https://www.gesetze-im-internet.de/bgb/__611.html
https://www.gesetze-im-internet.de/bgb/__280.html
https://www.haufe.de/recht/weitere-rechtsgebiete/prozessrecht/anwaltliche-mediatoren-haften-nach-grundsaetzen-der-anwaltshaftung_206_432746.html
https://www.centrale-fuer-mediation.de/50004.htm
https://www.drgaupp.de/aktuelle-rechtsprechung/aktuelle-rechtsprechung-detail/?tx_ttnews%5Btt_news%5D=39&cHash=b9ea290ff64000b0be21757eca4554eb
https://www.exali.de/Info-Base/mediator-haftung
https://www.otto-schmidt.de/news/freie-berufe/zur-haftung-eines-anwaltlichen-mediators-2017-10-25.html
https://www.mediatorenausbildung.org/bgh-urteil-haftungsfalle-fuer-mediatoren/
https://bettina-janssen.de/bgh-urteil-zur-haftung-des-anwaltlichen-mediators/
https://www.jurion.de/news/372483/Haftung-des-anwaltlichen-Mediators-fuer-Pflichtverletzungen-im-Rahmen-der-Erarbeitung-einer-einverstaendlichen-Ehescheidungsfolgenvereinbarung-Ring-kommentiert-das-Urteil-des-BGH-vom-21-09-2017/
https://www.famrz.de/entscheidungen/haftung-eines-anwaltlichen-mediators.html